Society, Politics, and Economy in Modern Turkey: Sociology of Turkey - Maintained by Tugrul Keskin
We are at a point in our work when we can no longer ignore empires and the imperial context in our studies. (p. 5)
― Edward W. Said, Culture and Imperialism

Saturday, August 29, 2015

Türkiye İşçi Sınıfı Tarihi 1839-2014, Yeni Yaklaşımlar, Yeni Alanlar, Yeni Sorunlar

The History of Working-Classes in Turkey 1839-2014

Derleyenler : Mehmet Ö. Alkan ve Y. Doğan Çetinkaya

Tarih Vakfi Yayinlari - 2015

Toplumsal sınıfların öldüğünün genel kabul gördüğü 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye işçi sınıfı tarihi araştırmalarında niceliksel ve niteliksel bir uyanış yaşanıyor. Hatta 2000’li yıllarda bu alanda bir bahar yaşıyoruz, zira neoliberal iktisadi ve siyasal sistem içinde yetişmiş genç kuşak tarihçiler içinden emek tarihiyle ilgilenen çok sayıda genç tarihçi çıktı. Küresel kapitalist sistem kendi karşıtı toplumsal hareketleri yaratırken yeni bir kuşak da ezilenlerin ve sıradan insanın geçmişine daha fazla ilgi duymaya başlıyordu. Elinizde tuttuğunuz kitap, Tanzimat’tan günümüze modern Türkiye tarihinin farklı dönemleri üzerine bu yeni kuşak çalışmalardan bir seçme sunuyor. Okuyucu bu kitap ile hem Türkiye işçi sınıfı tarihinin farklı dönemleri üzerine eski bilgilerini tazelemek ve sorgulamak hem de bunları yeni bulgularla karşılaştırmak fırsatını elde ediyor. Dahası uluslararası işçi sınıfı ve emek tarihi çalışmalarının yıllardır ortaya koyduğu bazı akım ve eğilimlerin vurguladığı noktalar da yeni kuşak çalışmalarla Türkiyeli okuyucuya sunulmuş oluyor. Elinizdeki derleme hem konuyla yakından ilgilenenler hem de genel okuyucu için Türkiye çağdaş emek tarihi çalışmalarına bir pencere açıyor.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.........

Saturday, August 22, 2015

Turkey Pays Former CIA Director and Lobbyists to Misrepresent Attacks on Kurds and ISIS

BY Harut Sassounian

HUFFINGTON POST - 08/19/2015

Thousands of articles have been published worldwide in recent weeks exposing Turkey's strategic trickery -- using the pretext of fighting ISIS to carry out a genocidal bombing campaign against the Kurds who have courageously countered ISIS in Syria and Iraq.
The Wall Street Journal reported on August 12 that a senior US military official accused Turkey of deceiving the American government by allowing its use of Incirlik airbase to attack ISIS, as a cover for President Erdogan's war on Kurdish fighters (PKK) in northern Iraq. So far, Turkey has carried out 300 air strikes against the PKK, and only three against ISIS! Erdogan's intent in punishing the Kurds is to gain the sympathy of Turkish voters in the next parliamentary elections, enabling his party to win an outright majority and establish an autocratic presidential theocracy.
To conceal its deception and mislead the American public, within days of starting its war on the Kurds, Ankara hired Squire Patton Boggs for $32,000 a month, as a subcontractor to the powerful lobbying firm, the Gephardt Group. Squire Patton Boggs includes former Senators Trent Lott and John Breaux, and retired White House official Robert Kapla. The Gephardt lobbying team for Turkey consists of subcontractors Greenberg Traurig, Brian Forni, Lydia Borland, and Dickstein Shapiro LLP; the latter recently added to its lobbying staff former CIA Director Porter Goss. Other lobbying firms hired by Turkey are: Goldin Solutions, Alpaytac, Finn Partners, Ferah Ozbek, and Golin/Harris International. According to U.S. Justice Department records, Turkey pays these lobbying/public relations firms around $5 million a year. Furthermore, several U.S. non-profit organizations serve as fronts for the Turkish government to promote its interests in the United States and take Members of Congress and journalists on all-expense paid junkets to Turkey.

READ MORE....

The Importance of Being There: A First-Hand Look at the Many Faces of the Pro-Turkey Lobby in DC

BY SHAUNT TCHAKMAK

York University, Class of 2015
ANCA Leo Sarkisian Intern 2015

A majority of the work the Armenian community does to advance the cause happens in our own home towns–the meetings with officials, the events that we host, the letters that we write. And then, there are the times that you have to be in the room where the ideas are being shaped and recommendations are being made – on Artsakh, Armenia, the Armenian Genocide and the whole host of community concerns.
The ANCA Leo Sarkisian team learned the importance of our presence in Washington first hand at a “think tank” event we participated in just a few weeks ago.  Let me set the stage.
On Wednesday, July 15th, the Brookings Institution, a nonprofit public policy think tank based in Washington, DC, hosted an event titled “Considerations and Constraints for U.S., EU, and Turkish Engagement in the South Caucasus”.  The event consisted of a panel of discussants to examine and review one of their own recent publications,  “Retracing the Caucasian Circle” as a part of the organization’s Turkey Project Policy Paper Series. The program, which began in 2004, is prepared with the generous support of the Turkish Industry and Business Association (TUSIAD), with Kemal Kirisci serving as the director of the Center on the United States and Europe’s Turkey Project and specifically as the TUSIAD Senior Fellow – but more about that later.  Panelists included Director of the Brookings Institution Center on the United States and Europe, Fiona Hill, who is a co-author of the report; US State Department Deputy Assistant Secretary, European and Eurasian Affairs Eric Rubin; Former Turkish Ambassador, Ünal Çeviköz; head of the Political, Security, and Development Section delegation of European Union to the U.S, Klaus Botzet; and, report co-author Dr. Kirisci as moderator.

READ MORE....

Monday, August 17, 2015

Ismet özel islâmî bir gelecek tasavvur edecek miyiz !

video

DİP bildirisi: Emperyalizm müttefik değil düşmandır

Devrimci İşçi Partisi Ağustos 16, 2015

Türkiye'de savaşın yükselmesi karşısında bir yandan milliyetçi ve ırkçı siyasetin kendine alan bulmaya çalıştığını, diğer yandan da Erdoğan'a ve AKP iktidarına karşı  savaşa karşı barış mücadelesi veren bir muhalefetin yükseldiğini görüyoruz. Bu savaş karşıtı muhalefet geniş bir koalisyon halinde hareket ediyor. Barış Bloku bu geniş koalisyonun somut ifadelerinden biri. Rojava'yla dayanışmada, DAİŞ'le mücadelede, Erdoğan'ın ve AKP iktidarının savaşına karşı çıkmakta birleşen bir blok olarak ilerici bir karakter taşıyan bu birliktelik, diğer yandan net bir anti-emperyalist duruşa sahip değil. Ancak bu koalisyonun son dönemde Blokun siyasi ekseninin merkezinde yer alan HDP'nin aracılığıyla (CHP ve liberallerin de aktif desteğiyle) emperyalist unsurları da kapsayacak şekilde genişletilmesi söz konusu. Açıkça söylenmese de, Rojava'da ABD merkezli emperyalist koalisyon ile PYD/YPG arasındaki askeri işbirliği bu genişlemenin meşrulaştırıcı gerekçesi olarak öne çıkartılıyor. Erdoğan ve AKP'nin AB ile olan ilişkilerinin çok sıcak olmaması, AB emperyalizminin de müttefikler hanesine yazılmasına neden oluyor. Liberal unsurlar zaten emperyalizmi allayıp pullama konusunda kötü niyetli bir perspektife sahipler. AKP'ye karşı Amerikan muhalefeti olarak nitelendirdiğimiz eksenin başat unsuru CHP'nin milletvekilleri de zaten Blokun siyasi olarak zayıf halkaları. Ancak emperyalizmi müttefik olarak gören anlayışın somutlandığı adımlar bunlardan değil HDP cephesinden geliyor.
Kod adı "uluslararası toplum", gerçek adı emperyalizm
İlk adım Suruç katliamının ardından İstanbul'da gerçekleştirilen ilk barış yürüyüşü için HDP Eş Genel Başkanları'nın "uluslararası toplum"a yaptığı çağrı idi. İngilizce (!) olarak yapılan çağrı Türkiye kamuoyuna sendikacılar ve parlamenterlerin katılımı olarak yansıtıldı. "Uluslararası toplum" emperyalizmin diplomatik kod adıdır. Bunlar, Yugoslavya'yı parçalayanlar, Afganistan'ı, Irak'ı işgal edenler, Afrika'da soykırımları el altından destekleyip, Ukrayna'da Nazilerin de ortağı olduğu iktidara hamilik yapanlardır. Ama dünyada "uluslararası toplum" kod adıyla anılıp tüm suçlarını insan hakları ve demokrasi adına yaptıklarına inanılmasını isterler. Bu gerçeklerin HDP eş başkanları tarafından, hele ki Ezilenlerin Sosyalist Partisi Genel Başkanlığı yapmış olan Figen Yüksekdağ tarafından bilinmediğini düşünemeyiz. Bu çağrı yapıldığı dönemde cepheden bir eleştiri yapmadıysak bu, Suruç katliamına ve savaşın başlatılmasına karşı yapılacak yürüyüşün devlet baskısıyla karşı karşıya olması, yasaklanması ve esas öne çıkarılması gerekenin bu baskı ve iktidarın katliamdaki sorumluluğu olmasındandır. Ayrıca HDP'nin çağrısı emperyalist merkezlerin elçiliklerinde somut bir yankı da bulmamıştır.

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

Saturday, August 15, 2015

CFP: The 1st Kadir Has University Conference on International Relations

CALL FOR PAPERS

Two Hundred Years since the Congress of Vienna: The State of International Relations as a Discipline and Alternative World Views

Department of International Relations
Kadir Has University
22-24 October 2015
Istanbul

Napoleon: “But I am a soldier. I need honour and glory. I cannot reappear among my people devoid of prestige. I must remain great, admired, covered with glory."
Mettenich: "But when will this condition of things cease, in which defeat and victory are alike reasons for continuing these dismal wars? If victorious, you insist upon the fruits of your victory; if defeated, you are determined to rise again."
Napoleon: “Alas. Then we shall meet at the gates of Vienna”.
(Napoleon’s written exchange with Metternich asking for Austrian neutrality in European wars – Summer of 1813)
2015 is a truly exceptional year from the perspective of International Relations history. It marks the 200th anniversary of the Congress of Vienna, the 70th of Yalta and Potsdam Conferences, as well as the founding of the United Nations, the 40th anniversary of the Helsinki Final Act and the 20th anniversary of the Dayton Accords.
The Congress of Vienna, whose final act of June 1815 was the most comprehensive treaty the Great Powers had signed leading to the reorganization of Europe after the Napoleonic Wars. With the principal objectives being the prevention of the emergence of new imperialisms such as the Napoleonic one and to put a check on political revolutions in Europe via the maintenance of the balance of power and the status quo, it proved successful for a while but ultimately failed to prevent the rise of Imperial Germany or the political revolutions of the 19th century that led to the emergence of nation-states in Europe and Central and South America at the expense of many of the European Empires. Nevertheless, its legacy proved influential as it provided for the emergence of a security culture in Europe with the Concert of Europe basically holding for most of the 19th Century.
130 years later, Yalta and Potsdam aimed to address the realities of the emergent post war order in Europe of 1945 – a similar setting, as a larger-than-Europe effort had neutralized a European crisis – while, the United Nations focused on the need to accommodate the victors of the war on a global scale and create a multifaceted and sustainable global security complex.
30 years later, The Helsinki Final Act of 1975 paved the way for erasing dividing lines between East and West and contributed to the end of the Cold War. Since then forty years have passed and we find ourselves in the midst of a Helsinki + 40 process whose objective is to contribute to an inclusive security community and strengthening co-operation within the OSCE.
Finally, this year also marks the 20th year anniversary of the Dayton Accords of 1995 which brought an end to the Bosnian war under the aegis of the International Community which touted its own efforts to rebuild crisis ridden countries in the Post Cold Era in a new spirit of international cooperation.

READ MORE....

Friday, August 14, 2015

REFERENCE BOOK: The Turkic Speaking Peoples: 2,000 Years of Art And Culture from Inner Asia to the Balkans

Ergun Çağatay
and
Dogan Kuban

Prestel Publishing - 2006 

This comprehensive study of one of the most powerful and influential civilizations examines the rich heritage of the Turkic culture. From the first nomadic tribes migrating from central Asia to the Mediterranean, through the rise of the Seljuk and the Ottoman Empire, to the present day, this book explores the traditions and cultural practices of the Turkic speaking peoples. It examines their social and political significance within a historical and modern context, and their relationships with other cultures. This lavishly illustrated volume, featuring images from an award-winning photographer, allows readers to discover a civilization and understand its role in the world today.









Eski ABD Elcisi James Jeffrey: PKK operasyonu Washington için sürpriz oldu - AYDINLIK

AYDINLIK - 13 AGUSTOS 2015

‘Suriye’nin kuzeyinde tampon bölge kurulması için Amerika ilk defa destek verdi. Ayrıntıları netleşmedi ancak bu tampon bölge ABD’nin Türkiye’den destek almak için büyük bir imtiyazıdır’

Şafak Terzi
terzisafak (AT)gmail.com

James Franklin Jeffrey, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi. Ergenekon-Balyoz operasyonlarının ilk dalgaları sırasında, 2008-2010 yılları arasında Ankara’daydı ve daha sonra ortaya çıkan Wikileaks belgelerinde de adından sıkça söz ettirmişti. Jeffrey, 2010 yılında Amerikan Dışişlerinin en üst düzeyine, Carreer Ambassador derecesine geldi. James Jeffrey bir “devlet adamı”, bu nedenle Türkiye ve sürece yönelik sözleri son derece gerçekçi. Büyükelçi Jeffrey, telefon üzerinden yaptığımız söyleşimizde kullandığı ifadelerde de, Türk-Amerikan ilişkilerine zarar verecek her türlü yaklaşımdan kaçınmaya çalıştı.

‘ABD’NİN İMTİYAZI TAMPON BÖLGE...’
l Ankara uzun bir süre İncirlik’i açmak istemedi. Özellikle de Ayn el Arap’taki çatışmalar sürecinde. Türkiye’nin fikrini ne değiştirdi? Neden birden İncirlik’i açmaya karar verdi?
Başkan Yardımcısı Jœ Biden, Başkan Obama ve ortak müttefiklerimiz IŞİD konusundaki sorunlarla ilgili harekete geçmek için çalışmalarda bulundu.
Ayrıca, Türkiye’nin güneyinde IŞİD saldırıları gerçekleşti; Suruç’ta ve sınır boyunca Türk ordusuna karşı... Bu birinci sebepti, ikincisi Suriye’nin kuzeyinde bir çeşit tampon bölge kurulması için Amerika ilk sefer destek verdi. Ayrıntıları henüz netleşmedi ancak bu tampon bölge, Amerika’nın destek almak için büyük bir imtiyazıdır. Üçüncüsü, tüm bu meselenin, Erdoğan’ın PKK, HDP, seçimler ve hükümet kurma süreciyle nasıl baş edeceğini hesaplaması ile bağlantılı olduğu açık... Bu meselenin bu sonuçla nasıl bir ilgisi olduğunu bilmiyorum ama etkili olduğu kesin.

‘TÜRKİYE YPG’YE SALDIRMIYOR PKK’YI VURUYOR’
l Washington, Ekim 2014’ten sonra, IŞİD’e karşı bölgedeki müttefiklerinin YPG gibi Kürt gruplar olduğunu açık bir şekilde söyledi. Türkiye ise YPG/PYD’yi PKK’nın bir kolu olarak görüyor. Peki, Ankara bu durumda Washington ile birlikte IŞİD’e karşı savaşmaya nasıl ikna oldu?
Birincisi, YPG ile PKK arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Amerika Birleşik Devletleri, PKK’yı bir terör örgütü olarak görüyor. Türkiye’nin PKK’ya karşı saldırılarında destekler veriyor. Ayrıca PKK, Kuzey Irak’taki IŞİD’e karşı konumu dâhil, şu an bizimle çok az ilgili bir konumda. Tabii YPG, Kobani savaşından beri PKK ile yakından çalışıyor ancak bu da farklı bir durum. Şunu da fark ediyorum; Türkiye genel olarak YPG’ye saldırmıyor, PKK’yı vuruyor.

l Ankara, Washington ile IŞİD’e karşı işbirliği yapma kararı aldıysa, IŞİD’in ana düşmanı ve YPG’nin hamisi PKK’ya karşı neden operasyon yürütüyor?
IŞİD’in ana düşmanı PKK değil. PKK’nın yalnızca Kuzey Irak’ta IŞİD’e karşı kurulan Peşmerge cephesinde küçük çaplı bir gücü bulunuyor. Bunlar iyi savaşçı ancak bunun dışında PKK’nın gücünün çoğu Kandil dağında ya da Türkiye sınırları içinde bulunuyor. Ve tabii ki PKK, Türk güvenlik güçlerine karşı saldırılar başlattı, bu konuda herhangi bir şüphe yok. Ve saldırılarına devam ediyor, bugün(10 Ağustos) altı tane (Türkçe ifadeyle) şehidiniz vardı mesela... Dolayısıyla Türkiye PKK’ya yönelik saldırılarına devam edecek... Sonuçta, PKK’dan saldırılarını durdurmasını istemek siyasetten tamamen ayrı bir şeydir. Siyaset de önemli ancak Türkiye PKK’ya saldırmaya devam edecektir.

‘OPERASYONLAR SÜRPRİZ OLDU’
l IŞİD sizce Ankara için PKK’yla savaşma konusunda bir bahane mi?
Hayır... Bana göre Ankara üç kuvveti düşman olarak görüyor; Esad hükümeti, IŞİD ve PKK. Ve bana göre bu operasyonlar hep, hükümet kurma aşaması ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Haziran seçimlerindeki hayal kırıklığı ile bağlantılı.

l Obama yönetimi, Ankara’nın PKK’ya karşı yürüttüğü operasyonları öngöremedi mi?
Bunlar, Washington için sürpriz oldu.

İNCİRLİK TÜRKİYE’NİN İSTEDİĞİ GİBİ KULLANILACAK
l Türk Dışişleri Sözcüsü Tanju Bilgiç, İncirlik’in yalnızca IŞİD’e karşı operasyon için kullanılacağını ve kesinlike YPG’ye destek verilmeyeceğini söyledi. Bir gün sonra ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Toner Türkiye’deki askeri üslerin YPG’ye destek vermek için de kullanılacağını söyledi...
Amerikan operasyonları, Türk hükümetinin Amerikalılardan yapmasını istediklerinden ibaret olacaktır. Benim anladığım, bu IŞİD’e karşı olacaktır.

l Peki, ABD Dışişleri Sözcüsü Mark Toner neden İncirlik’ten YPG’nin de destekleneceğini söyledi?
Çünkü biz YPG’nin IŞİD’e karşı savaştığını gördük, bunu Ekim 2014’ten bu yana tecrübe ettik.

l İncirlik’i kullanımındaki sınırlamalar neler?
Şunu özellikle açıklığa kavuşturmak istiyorum, Türk hükümeti orada neyi uygun görürse o olur. Üs onların üssü, ülke onların ülkesi...

‘TÜRK HÜKÜMETİ İLE YPG KONUSUNDA MUTABAKATA VARDIK’
l Peki, ABD İncirlik üzerinden de mi YPG ile işbirliği yapacak?
(Çıkışarak) ABD, Ekim ayından beri YPG ile işbirliği yapıyor. Türk hükümeti de konunun tüm ayrıntılarıyla ilgili bilgilendirildi; YPG’nin IŞİD’e karşı savaştığına dair, YPG’ye hava desteği sağlayacağımıza dair vs... Bu yönde Türk hükümetiyle mutabakata vardık. Diyelim ki YPG Türkiye’yi işgal etti, ABD’nin YPG’ye hava desteği sağlayacağını tabii ki düşünmüyorum, yani bu gülünç bir soru... Üstüne basa basa şunu tekrar etmek istiyorum: Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’de Türk hükümetinin onaylamayacağı hiçbir şey yapmaz.

l Washington Ankara ile müzakere edip, PKK’ya karşı yürütülen operasyonları bitirip, Türkiye’yi IŞİD’e karşı yönlendirmeyi planlıyor mu?
Washington’un önceliği IŞİD’e karşı savaşmak. Washington’un çıkarı Türk hükümeti ile Türkiye’nin doğusundaki Kürt nüfusu arasındaki bir barış sürecinden yana. Bunun ötesinde bir şey söyleyemem...

l Bu arada Barzani de PKK’lıların Kuzey Irak’ı terk etmesi yönünde açıklamalar yaptı. Bunun sebebi nedir? PKK zaten yıllardır Irak’taydı, değişen nedir?
Barzani bunu birçok sefer söyledi, PKK’yı sevmiyor ama onları oradan sürmek için herhangi bir adım da atmayacak.

‘TÜRK AMERİKAN İLİŞKİLERİ ÇIKIŞTA’
l Sizin Ankara’da Büyükelçi olduğunuz dönemle bugünü kıyasladığınızda, Türk-Amerikan ilişkilerinde bir değişiklik var mı?
Hayır... Ben Büyükelçiyken ilişkiler iyiydi, şimdi de iyi. Herhangi iki ülkenin değişik yaklaşımları olacağı aşikâr ancak genel hedeflerimiz aynı. Amerika Birleşik Devletleri PKK’nın Türk güvenlik güçlerine saldırdığını görmek istemiyor. Türkiye’deki Kürtlerin durumunun bir çözüme kavuşturulduğunu görmek istiyor. IŞİD’in yenilgiye uğratılıp, imha edildiğini görmek istiyor ve Esad hükümetinin görevini bıraktığını görmek istiyor ve Kuzey Suriye’de Türkiye ile birlikte bu tampon bölge meselesinde çalışmak istiyor. Tüm bu alanlardaki birliktelik, iyi bir işbirliği paketi demek.
Afganistan konusunda işbirliği yapıyoruz, Rusya’yla ilgili bazı meselelerde işbirliği yapıyoruz, NATO radarı konusunda işbirliği yapıyoruz ve İran konusunda işbirliği yapıyoruz. Ve liste böyle uzayıp gidiyor.

l Peki, Türk-Amerikan ilişkilerinin son iki ya da üç yıl içinde bozulmaya başladığını düşünüyor musunuz?
İnişler ve çıkışlar oldu. Şu an ise bir çıkış dönemi olduğunu düşünüyorum.

DEVAMINI OKUMAK ICIN......

Thursday, August 13, 2015

MHP Uzerine Analizler - 2

MHP ne yapmalı?

Ahmet B. ERCİLASUN

YENICAG GAZETESI - 09.08.2015 

 MHP’nin milliyetçi bir parti olduğu muhakkaktır. Meclis’te grubu bulunan partiler içinde şu anda milliyetçi olduğunu ileri süren başka bir parti bulunmadığına göre MHP’nin siyasi arenada Türk milliyetçiliğini temsil ettiği de açıktır. CHP oklarından biri her ne kadar milliyetçilik ilkesini temsil ediyorsa da bugünkü CHP’de Atatürk dönemi milliyetçiliğinden eser kalmamıştır. Esasen CHP’nin şu andaki yönetici kadrosu da hiçbir zaman milliyetçilik iddiasında bulunmamakta, milliyetçilik vurgusu yapmamaktadır.  MHP’nin milliyetçiliği temsil eden yegâne parti olması, hiç şüphesiz ona çok ağır sorumluluklar da yüklemektedir: Günün şartlarına göre yeni fikirler üretmek, milliyetçiliğin topluma yayılmasını sağlamak için ciddi eğitim ve yayın çalışmaları yapmak, kamuoyuna ve özellikle genç nesillere milliyetçiliği doğru, haklı ve sevimli gösterecek tarzda konuşmalar yapmak ve davranışları da buna göre ayarlamak... Ve elbette vatan ve milletin bölünmesi tehlikesine karşı en şiddetli şekilde mücadele etmek.  Son yıllarda bölücülüğe karşı mücadele öne çıkmış bulunuyor. MHP yöneticilerinin bölücülük karşısındaki tavır ve konuşmaları açıktır. Bölücü terör ve yandaşlarına karşı en ciddi tavır koyan parti hiç şüphesiz MHP’dir; daha doğru bir ifadeyle yegâne parti MHP’dir.  Ancak... MHP yöneticilerinin tavır ve açıklamaları basın yayın organlarında ya görmezden gelinmektedir, ya eksik ve çarpıtılmış olarak verilmektedir, ya da daha vahim olarak aşağılayıcı, küçük düşürücü bir tarzda sunulmaktadır. İşte  “MHP ne yapmalı?” sorusu burada önem taşımaktadır.  Son günlerde “Boğaz’da viski içen şerefsizler” ifadesi etrafında fırtınalar koptu. Sözün söyleniş tarzı, üslubu elbette tartışılabilir. Ancak arkasındaki ana fikrin doğru olduğu bence muhakkaktır. Bu söz bu tarzda söylendi ve arkasında da duruldu. Tamam ama... Bu kadar mı? Karşı tarafın söylemleri bir bir sıralanmak gerekmez mi? Bunu Yılmaz Özdil mi yapmalı, MHP’liler mi? Özdil’in 05 Ağustos 2015 tarihli yazısına bakınız. HDP’lilerin neler söylediklerini bir bir yazmış. Osman Baydemir’in “astirin”inden Sırrı Sakık’ın “it sürüleri”ne kadar.  On kadar bölücü ve münasebetsiz sözü sıraladıktan sonra da “(Bunlardan) kimse rahatsız olmadı. Şerefsiz denildi... Ortalık ayağa kalktı.” diyerek lafı gediğine koymuş. Yılmaz Özdil’e teşekkür ederiz tabii. Ama MHP yöneticileri nerede?

DEVAMINI OKUMAK ICIN.....

MHP Uzerine Analizler - 1

İTİRAZIM VAR

Dr. Buğra Atsız

Yazılarını severek ve dikkatle okuduğum ağabeyim Ahmet Bican Ercilasunu tâkib edenler onun 9 Ağustos 2015 târihli Yeniçağda çıkan “MHP Ne Yapmalı?” isimli yazısını da okumuşlardır. Okumamış olanlara yazıyı hemen bulup okumalarını tavsiye ederim. İtirazım bu yazıdaki muhtelif iddiâlara.
Ercilasunun birinci iddiâsı MHPnin milliyetçi bir parti olduğu. İçinde bilindiği gibi başta Kürt olmak üzere muhtelif etnik kökenli insanları barındıran bir partinin hangi milliyetin milliyetçisi olduğunu sormak sanırım hakkımızdır. Hele genel başkan danışmanı olan bir Çerkesin kısa bir müddet önce “Türkçülük makbûl değil, makbûl olan milliyetçiliktir” gibi ne idüğü belirsiz bir lâf etmesini itirazsız kabûllenenler tarafından. Türkçülüğün Türk milliyetçiliği demek olduğunu bir Çerkes bilmeyebilir, ne de olsa Bahçeliye danışmandır, ama Atsızı gâyet iyi tanıyan, onun evine girip çıkmış Ercilasunun bu Çerkese karşılık vermemiş olmasına hayret ettim. Cevap olarak bana biz insanların ırkına değil vatandaşlığına bakarız denileceğini adım gibi bildiğimden, ben de bu cevaba Türkiyede yaşayan Çingeneler de vatandaştır, ama Türk değildirler, tıpkı Kürtlerin, Çerkeslerin, Gürcülerin vesâir etnik artıkların Türk olmadıkları gibi derim. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak bir şeydir, Türk olmak ayrı şeydir. Bu farkın artık öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekiyor.
İkinci itirazım ise “Mecliste gurubu bulunan partiler içinde şu anda milliyetçi olduğunu ileri süren başka bir parti bulunmadığına göre MHPnin siyâsî arenada Türk milliyetçiliğini temsil ettiği de açıktır” sözüne. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi içinde her türlü Türk olmayan etnisiteyi bulunduran bir parti Türk milliyetçiliği iddiâsında bulunamaz. Bulunsa da ciddîye alınmaz, alınmadığı da zâten son seçimlerden sonra daha da bâriz bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kaldı ki geldiği yer bu anlamsız tutumundan dolayı da bellidir ve mizâhî malzeme olmaktan öteye geçememektedir. Bir de MHPnin Mecliste yegâne milliyetçi parti olduğunu söylemek de yanlıştır. Milliyetçi olduğunu iddiâ etmemekle birlikte HDPnin Kürt milliyetçiliği yaptığı ve bu işin iddiâ ile değil faaliyet ile yapıldığının delilidir. CHPyi kimse ciddîye almadığı için üzerinde durmuyorum.
“MHP’nin milliyetçiliği temsil eden yegâne parti olması, hiç şüphesiz ona çok ağır sorumluluklar da yüklemektedir: Günün şartlarına göre yeni fikirler üretmek, milliyetçiliğin topluma yayılmasını sağlamak için ciddi eğitim ve yayın çalışmaları yapmak, kamuoyuna ve özellikle genç nesillere milliyetçiliği doğru, haklı ve sevimli gösterecek tarzda konuşmalar yapmak ve davranışları da buna göre ayarlamak... Ve elbette vatan ve milletin bölünmesi tehlikesine karşı en şiddetli şekilde mücadele etmek”. Bu tesbitlere katılmamak elbet elimizde değil. Sorumuz şu: MHP günün şartlarına göre hangi yeni fikri üretmiştir? AKPye stepnelik etmek hem kendi fikri olmasa gerek, hem de yeni değil. MHP Türk milliyetçiliğini topluma yayılması için ne yapmaktadır? Eğitimin zâten millî olması gerekirken bunu baltalayan AKPye ne gibi argümanlarla karşılık vermiştir?
Ercilasun ağabeyin bundan sonra yazdıkları MHPnin kibarca tenkîdidir, katılmamak mümkin değil. “Ama “milliyetçilik” ülküsünü temsil eden bir parti, sadece bir siyasi parti değildir ve temsil ettiği ülkünün de sorumluluğunu taşımaktadır” cümlesindeki ülküden neyin kasdedildiği havada kalmıştır. Eğer bundan kasıt Türk-İslâm Ülküsü zırvasıysa bu konuda ne düşündüğümü daha önce de yazmıştım. Bu Türk-İslâm Ülküsü (!) bir oxymorondur (Bilenler bilmeyenlere anlatsınlar) ve MHPyi son seçimde HDP ile aynı seviyeye düşürmüştür.
Bir de yazının sonunda genel başkanın dediklerinin dışına çıkılırsa parti disiplini bozulur gibi bir cümle var ki bana eskiden çıkan Hoş Memo çizgilerini hatırlattı. Orada ‘General Samurkaşa yarayan herşey herkese yarar’ diye bir prensip vardı. Gülmedim desem yalan olur. Demokrasi anlayışı böyle olan bir partiden gelecek hayır dilenci duâsından gelecek hayra benzer.
MHP en iyisi, eğer yapabiliyorsa, başındaki General Samurkaşı değiştirsin de belki silkinip üzerindeki kokuşmuşluğu ve tutarsızlığı atar, bizler de ona o zaman “milliyetçi” sıfatını lâyık görürüz.

Thursday, August 6, 2015

PHD DISSERTATION: Harbord Military Mission to Armenia: The Story of An American Fact Finding Mission and Its Effects on Turkish-American Relations

Hulusi Akar

An abstract of the Dissertation of Hulusi Akar for the Degree of Doctor of Philosophy at the Atatürk Institute for Modern Turkish History 

Title: Harbord Military Mission to Armenia: The Story of An American Fact Finding Mission and Its Effects on Turkish-American Relations 

BOGAZICI UNIVERSITESI - Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü
2005
TEZ DANISMANI: ZAFER TOPRAK

One of the most important episodes of Turkish-American foreign relations during the Independence War was General Harbord mission. Even though the idea behind the mission was to understand the feasibility of a large, independent Armenia, the real outcomes were mostly unexpected. The main purpose, which was related to the Armenian Question, has already been discussed by several academic studies. They put great emphasis on General Harbord’s final report, which not only destroyed all the assumptions of an independent Armenia, but also of the long established Armenian lobby in America. But the real merit of the mission was its long-range effects on Turkish-American relations. The mission’s findings gave support to the relatively few Americans trying desperately to change the American view of Turkey and establish healthy relations unbiased from the Armenian lobby. The other important side of the mission was unpublished findings about Turkey, Armenians, the independence movement, etc., which had been buried under the archives. The Harbord mission was totally different and unique from its predecessors. First of all, its members were mainly composed of military personnel. They had the necessary cadre and sources to fulfill their duty. They talked to most of the main actors, visited all sides, and traveled across Turkey, Georgia, Azerbaijan and Armenia. They managed to produce a body of expert reports on all the aspects of these three countries. Unfortunately most of these reports and findings were never published. So, in short the mission’s document collection is a kind of time capsule, which has a variety of information especially about the first phase of Turkey’s independence war.

READ MORE.....

CHP’nin değişiminde önemli bir durak: CHP araştırma bürosu

Yunus Emre

TARIH VE TOPLUM YENI YAKLASIMLAR
SAYI 16 YAZ 2013

YAZIYI BURADAN INDIREBILIRSINIZ....

Tuesday, August 4, 2015

Why has Social Democracy not Developed in Turkey? Analysis of an Atypical Case

Yunus Emre

Journal of Balkan and Near Eastern Studies
DOI: 10.1080/19448953.2015.1063298     
Published online: 04 Aug 2015

This paper scrutinizes why the Western European type of social democracy has not developed in Turkey. Both the historical backdrop and current constraints on the development of social democracy are examined. This paper argues that social democracy's failure in Turkey has stemmed from two reasons. On the one hand, historical and structural constraints that obstructed social democracy should be taken into account. On the other, social democratic movements suffered from an agency question. The leadership of the political parties, which defined themselves as centre-left entities, had a number of chances to build a ‘genuine social democracy’, but they chose alternative policy paths based on identity politics. This phenomenon too prevented the development of social democracy. The CHP (Cumhuriyet Halk Partisi, Republican People's Party) is the focal point of the paper since it has always been the main subject in the debates over social democracy in Turkey.

Sunday, August 2, 2015

From Analysis to Policy: Turkish Studies in the 1950s and the Diplomacy of Ideas

Cangül Örnek 

Middle Eastern Studies Volume 48, Issue 6, 2012  

Turkish area studies in the US developed in parallel with the diplomatic rapprochement between Turkey and the US after the Second World War. This article scrutinizes the relation between Turkish studies and American public diplomacy in Turkey with special emphasis on the latter. Unlike cultural programmes in Europe, which focused on satisfying intellectuals' taste for high culture, in Turkey the concentration of the cultural activities was on bureaucrats, educators and technical personnel. The article argues that this was because of a modernization approach and the priority given to the needs of US aid programmes. Following the revolutions in Asia, the programme was further oriented to strengthen the collaboration between Americans and the technocratic elites of Turkey.

READ MORE....

Turkish History 1918-1931 As Interpreted by Two American Diplomats

Jay Pierrepoint Moffat & Jefferson Patterson

Libra Yayinlari - 2015

There are many textbooks and scholarly works of Ottoman and Turkish history written both by foreign and Turkish scholars. What distinguish the present work from these books is that it has been prepared by two American diplomats stationed in Turkey at the time “history was in the making”. Thus it gives a first hand interpretation of the last days of the Ottoman Empire, of the Turkish War of Independence, of the establishment of the Republic and of its first eight years.

Türkiye'nin Soğuk Savaş Düşünce Hayatı (Antikomünizm ve Amerikan Etkisi)

Cangül Örnek

Can Yayinlari - 2015

II. Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle beraber Türkiye, hem iç politika hamlelerinde hem de dış politikada rotasını değiştirecek adımlar atmıştır. "İçeride" çok partili siyasi hayata yeniden geçme, "dışarıda" da ABD önderliğinde tesis edilen "hür dünya" ülkeleri arasına katılma kararı alınmıştır. ABD dostluğu, sempatisi ve mücahitliği, Kore Savaşı'na Türkiye'nin de ABD lehine asker göndermesiyle zirve noktasına vardı. Her ne kadar Kemalistler için "bağımsızlık", liberaller için "demokrasi", İslamcılar için de "mukaddesat" çok önemli olsa da Sovyetlere karşı ortak noktaları Amerikan dostluğu, sempatisi ve mücahitliği olmuştur. Türk Sosyal Bilimler Derneği "Genç Sosyal Bilimciler" ödülünü kazanan bu çalışma, zihniyet ve toplumsal algıların nasıl oluştuğunu/oluşturulduğunu, akademik çevrelerin, dergi ve gazetelerin nasıl işlevler üstlendiğini gösteriyor. Özenle, ciddi ve emek gerektiren bir kaynak ve arşiv taramasıyla hazırlanan bu kitap, zihniyet araştırmaları ve tarihi için önemli bir çalışma…

Saturday, August 1, 2015

Turkey (1965) | Central Intelligence Agency

This film covers the history, geography, customs, agriculture, urbanization, and foreign aid to Turkey.

National Archives - Turkey - National Security Council. Central Intelligence Agency. (09/18/1947 - 12/04/1981). - - DVD Copied by IASL Scanner Katie Filbert. - ARC 654135 / LI 263.2458

The Fall of the Ottomans - Review

An absorbing history of the impact of the first world war on the Middle East Eugene Rogan’s study of the great war from the Ottoman perspective reveals the root cause of many of today’s conflicts

By Anthony Sattin

The Guardian -  Sunday 1 March 2015 

The last thing the people of the Ottoman empire needed in autumn 1914 was another war. In the six years leading up to that calamitous year they had seen a sultan deposed and their immense and immensely inefficient army battered. In several bruising wars, they had ceded Libya to Italy and all their European territories – including what is now Bulgaria, large chunks of Greece, Bosnia, Serbia and Albania – to independence. Now their Young Turk leaders were siding with Germany, because the Kaiser looked most likely to help them regain some of that lost territory, or at least avoid the dismantlement of the empire. The consequences of that decision – the great war that shaped the Middle East, the conflict that made the war global – form the grand tale that Eugene Rogan tells in his latest book.
Readers of his previous work, The Arabs, will know how comfortably he handles multiple themes, ambitious narratives and a crowd of characters. Writing about the collapse of an empire that, in 1914, still included all of what is now Turkey, Iraq, Syria, Lebanon, Jordan, Saudi Arabia and Egypt demands those skills, and more. Finding something new to say about a conflict that one of its most famous participants described as “a sideshow of a sideshow” would seem to be a challenge, especially with other books recently published on the subject. Some of these have looked at individual theatres, most obviously the Arab revolt, while others (such as Kristian Coates Ulrichsen’s The First World War in the Middle East) cover the entire war.

READ MORE.....